9.HARİCİYE KOĞUŞU (PEYAMİ SAFA) ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME

ROMANIN KİMLİĞİ:
(Kişisel çalışmamızdır.)
     1.Basım: 1937,Suhulet Kitabevi

      ……………………………
     10.Basım: 1970,Ötüken
     11.Basım: 1972,Ötüken
     12.Basım: 1974,Ötüken
     13.Basım: 1976,Ötüken
     14.Basım: 1978,Ötüken
     15.Basım: 1980,Ötüken
     16.Basım: 1981,Ötüken
     17.Basım: 1982,Ötüken
     18.Basım: 1984,Ötüken
     19.Basım: 1985,Ötüken
     20.Basım: 1986,Ötüken
     21.Basım: 1987,Ötüken
     22.Basım: 1989,Ötüken
     23.Basım: 1990,Ötüken
     24.Basım: 1991,Ötüken
     25.Basım: 1992,Ötüken
     26.Basım: 1992,Ötüken
     27.Basım: 1993,Ötüken
 


     ROMANIN KONUSU:

     Fakir ve dizinden rahatsız olan bir çocuğun , kendisinden dört yaş büyük bir kıza aşık olması,beraberliğe dönüşmeyen bu aşkın getirdiği sıkıntı ve heyecanlardan dolayı rahatsızlığının artması ve nihayet ameliyat edilmesi romanın konusunu şekillendirir.



     OLAY ÖRGÜSÜ:

     Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanının olay örgüsü üç bölümden oluşur.
    
     Birinci bölüm, romanın başından “Beni Karşılayan Sükut” bölümüne kadar uzanan kısmıdır.(Peyami Safa (1993), Dokuzuncu  Hariciye Koğuşu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s:5, 41) Birinci bölümde çatışma, gençle hasta organı arasında meydana gelir:
     “15 yaşındaki hasta genç, 9 yaşından beri çektiği dizindeki bilinmeyen hastalık dolayısıyla girmiş olduğu hastaneden bitkin bir şekilde ayrılır. Doktor, dizindeki hastalığın, bacağının kısalmasına sebep olacağını bildirmiştir.İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde annesiyle yalnız oturmaktadır ve felaketli haberi annesine mümkün olduğu kadar geç vermek için eve gitmek istemez.Ancak yapacak işi ,gidecek başka yeri olmadığından eve gitmek zorundadır.Tramvayla mahallesine doğru hareket edince,şehir gürültüleri,onun aksi istikametine doğru uzaklaşmakta ve şehir bu gürültülerle birlikte geride kalmaktadır. Eşiklerinde, kapı önlerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların oynadıkları sokaklardan geçerek, evine gelir. Annesini üzmek istemediğinden, tesellinin hakim olduğu bazı kısa ve yanlış açıklamalar yapar, hastalığının vehametini annesinden saklar. Ertesi gün, Erenköy’e, uzaktan akrabaları olan Paşa’ya gider. Köşktekilerin ısrarı üzerine orada kalır. Çocukluğundan beri arkadaş oldukları, Paşa’nın kızı Nüzhet ile aralarında hissi bir yakınlık vardır. Fakat kendisinden dört yaş büyük olmasına rağmen ruhen çocuk olan Nüzhet’i Ragıp adında bir doktor istemektedir. Bu evlenmeye sadece yengesi taraftardır. Kendisi ise Paşa’nın Doktor Ragıpla ilgili endişelerine fazlasıyla katılmakta, Nüzhet’in, otuz beş yaşındaki koskoca bir insanla anlaşamayacağını düşünmektedir.
    
     İkinci bölüm, “Beni Karşılayan Sükut” kısmından “Kozmopolitlerin Hücumu”na kadar sürer. (Safa, a.g.e. s:41, 72) İkinci bölümde çatışma, gençle çevresi arasında yaşanmaktadır: Yengesi, Nüzhetle aralarını açmak için bir çare bulmuştur. Hasta gencin hastalığının bulaşıcı olması söz konusudur. Dolayısıyla Nüzhet bu gençten uzak durmalıdır. Yengesinin bu davranışı onu son derece etkiler ve bu sebeple hemen o gece köşkten ayrılmaya mecbur eder. O akşam, yengesi, yemeğe Doktor Ragıp ile annesini de davet etmiştir. Yemekte açılan siyasi bir münakaşada –geleceği üzerinde nasıl olumsuz tesirleri olacağını düşünmeksizin- Doktor ve Paşa’nın kozmopolit fikirlerine muarız olur. Bu olay Paşa’yla aralarını açmış, Paşa’nın kendisine duyduğu iyi hisleri değiştirmiştir. Bu arada Nüzhet de annesinin telkinleriyle kendisine karşı oldukça değişmiştir. Aralarında her şeyin bittiğini düşünür. Her şey öylesine ani bir değişiklikle nihayet bulmuştur ki artık tek kelime bile konuşmamaktadırlar. Sonunda dönecekleri gün gelir. Annesiyle birlikte köşktekilere veda ederler.           
    
     Üçüncü bölüm, “Kozmopolitlerin Hücumu”ndan romanın sonuna kadar olan kısmı kapsar. (Safa, a.g.e. s:72, 114) Üçüncü ve Son bölümdeyse çatışma gençle, hasta organı arasında tekrar yaşanır: Gencin hasta organıyla baş başa kalışı ve onunla mücadelesi anlatılır.)- Felaketler birbirini kovalamaktadır. Bir müddet önce fenalaşan hastalığı zamanla daha kötü bir hal alır. Yapılan bütün muayeneler ameliyata gidilmesinin şart olduğunu ortaya koymuştur. Dizindeki hastalığın aşırı ifrazat yüzünden ciğer veremine dönüşmesi mümkün olduğundan bacağın bütünüyle kesilmesi ihtimali mevcuttur. Ameliyat edilmek üzere Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na yatırılır. Operatörlerin gösterdikleri olağanüstü gayret ve ihtimam sayesinde bacağı kesilmekten kurtularak sadece biraz kısalır. Bu arada Paşa’ya nüzul indiğini ve son bir defa kendisini görmek istediğini, Doktor Ragıp ile Nüzhet’in nikahlanmak üzere olduklarını öğrenir. Yapılan pansumanlardan sonra hastaneden çıkacağı gün gelmiştir. Günlerce yattığı bu odada daha önce olduğu gibi her zaman içinde kendisinden sonra ve ebediyen bir hastanın bulunacağını şimdiden bilmektedir. (Bakırcıoğlu, Türk romanı. s:93)



     BAKIŞ AÇISI:

     Tekil bakış açısı kullanılmıştır:
     “Ve baktım: minderde üst üste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış). Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalya. ( Demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış ). Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal.(Demek annem bir fenalık geçirmiş). Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış). (Safa, a.g.e. s:14-15)
    
     “O gece hastalığımdan fazla zihnimi işgal ettiğinin farkında olmadan yalnız bunu düşündüm. Nüzhet’le beraber büyüdük. Benden yaşça büyük olduğu halde, onun küçükken bebekleriyle oynamasını, ben, istihfafla seyrederdim, bilhassa hastalığımdan sonra. Ben ondan evvel, ruhen çocukluktan çıktım, daha evvel ciddileştim. O hala çocuktu. ( Fakat bu da benim hoşuma gidiyordu.) Kendimde kaybettiğim şeyleri onda buluyordum. Fakat bütün bunları arkadaş hisleri sanıyordum. (Safa, a.g.e. s:26)
    
     “Bunu onun yüzüne vurmak istiyorum. Hakikat, yalana karşı mücadeleye beni memur ediyor. Mukaddes iş. Bunu yapacağım. Bütün hayatımı buna hasredebilirim. Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir. (Zavallı mürahik.) Tek başıma ben buna mani olacağım. (Zavallı onbeş yaşındaki hasta mürahik.) Ben mani olacağım! (Zavallı mürahik…Zavallı…)(Safa, a.g.e. s:52)



     ANLATICI:

     Romanda hem ‘anlatan’ hem de ‘anlatılan’ konumunda olan hasta genç, çevreyi tanımlar,tasvir ederken ,kendi psikolojisinden gıdasını alan kelimelerle konuşur. Örneğin:
     “Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadığı için yeni gelenler ayakta durdular ve anneler, hasta çocuklarını dizlerine oturtabilmek için duvar diplerine çömeldiler.
     Karanlık dehliz. Kapalı kapıların mustatil buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor. Saatlerce bekleyenler var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldanıyorlar hiç konuşmuyorlar. Dehlizin sonlarında, görünmeden açılıp kapanan bir kapının gıcırtısı. Muşambalara sürtünen bir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek; ve, iyot, eter, yağ, ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamiyle anlaşılmayan bir hastahane kokusu.
     Hasta çocuklar, yanlarında ailelerinden birer büyük insan, ki hastalarından daha endişeli görünüyorlar ve bir anne, pelerini iliklemek bahanesiyle omuzu sarılı çocuğunun sırtını okşuyor. Onu biraz sonra çekeceğe acıya hazırlamak için.
     Sıralarda hiç düz oturan yok. Hastalar sarılı bir kol veya bacağın bozduğu muvazene ile, hep, amutları kırılmış, yamrıyumru duruyorlar ve büyükler küçüklere doğru eğilmişlerdir.
     Başının her tarafı sargılarla kaplı yalnız bir yanağı ve bir gözü dışarıda kalmış küçük bir kız çocuğu, ağzını oynatamadığı için, babasına elleriyle işaretler yapıyor; ötekilerin hepsi, alçının kaskatı uzattığı bir bacakla, sargıların dimdik tuttuğu bir boyunla, asılmış bir kola, her tarafları kıskıvrak bağlanmış gibi hareketsizdirler. (Peyami Safa (1993), Dokuzuncu  Hariciye Koğuşu, Ötüken Neşriyat, İstanbul :5-6)
     “Kenar mahalleler.Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş ,yaşlanmış tahta evler.Her yağmurda,her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden  her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştı, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne doğru eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum: Ve hepsi, rüzgarlarda sancılaştıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok… çok seviyorum”(Safa, a.g.e. s:13)
     “ Mithat Bey! Bu çocuğa anlatınız, mutlaka koltuk değneği kullanmalıdır, halis “arthrite”dir bu, şakaya gelmez, hastalık “ekstra- articulaire”değil ki…
     -Öyle demişler.
     -Haltetmişler! Ben bu dizi önce de gördüm, biliyorum.
     Bana döndü:
     -Yavrum! Sonra bacağını bütün bütün kaybedersin. Mutlaka bir koltuk değneği lazım. Bak yürürkende zahmet çekiyorsun. (Safa, a.g.e. s:39)



     KİŞİLER:

HASTA,SAKAT ve DEJENERE TİP
     Hasta Genç:Adı belirtilmemekle beraber bunun yazarın kendisi olduğu anlaşılmaktadır.Uzun müddetten beri çektiği hastalığın ruhunda uyandırdığı buhranlar içerisinde ve dolayısıyla bedbaht,aşırı derecede kuruntulu,hassas ,15 yaşında olmasına rağmen 40-50 yaşındaki insanların tecrübesine ve çok kuvvetli sezişlere sahip ciddi bir genç.Çok okuyor ve düşünüyor. “Hasta,sakat ve dejenere tip” örneğini görüyoruz hasta gençte.
    
BATICI TİP
     Nüzhet: Paşanın  19 yaşındaki -kumral saçlı, ela gözlü (Safa, a.g.e. s:29)- tek evladı.Ailesi ,özellikle babası tarafından şımartılmış hoppa mizaçlı ,zeki bir genç kız.Çocukluktan bir türlü kurtulamamıştır.

     “ Korkusunun şiddetini hissettiren büyük bir cesaret hamlesiyle yaklaştı ve bana bakarak bir kahkaha attı.” (Safa, a.g.e. s:28)
        
    
DÜZ YAPILI KAHRAMAN
     Doktor Ragıp: Uzun boylu,yakışıklı,sıhhatli,kendine güvenen bir insan.Dış görünüşünün mükemmelliğine karşılık iç dünyası basit ve kozmopolit fikirlere sahip bir genç.
     Paşa: Okumayı seven, anlayışlı, babacan tavırları olan biri. Kozmopolit fikirlere sahip bir insan.
     Doktor Mithat: Hasta gencin doktoru.
     Nurefşan: Köşkün hizmetçisi ve genç hastanın mutluluğu için elinden geleni yapan birisi.



     MEKAN:

     Olay 3 ayrı mekanda geçmektedir: hastane,çocuğun kenar mahallelerin birinde bulunan evi ve Erenköy’deki köşktür.
     Hastane: Karanlık dehliz. “Kapalı kapıların mustatil buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor. Saatlerce bekleyenler var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldanıyorlar hiç konuşmuyorlar. Dehlizin sonlarında, görünmeden açılıp kapanan bir kapının gıcırtısı. Muşambalara sürtünen bir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek; ve, iyot, eter, yağ, ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamiyle anlaşılmayan bir hastahane kokusu.”(Safa, a.g.e. s:5)
    “ Sıralarda hiç düz oturan yok. Hastalar sarılı bir kol veya bacağın bozduğu muvazene ile, hep, amutları kırılmış, yamrıyumru duruyorlar ve büyükler küçüklere doğru eğilmişlerdir.
     Başının her tarafı sargılarla kaplı yalnız bir yanağı ve bir gözü dışarıda kalmış küçük bir kız çocuğu, ağzını oynatamadığı için, babasına elleriyle işaretler yapıyor; ötekilerin hepsi, alçının kaskatı uzattığı bir bacakla, sargıların dimdik tuttuğu bir boyunla, asılmış bir kola, her tarafları kıskıvrak bağlanmış gibi hareketsizdirler.
     Yeni gelenlere karşı alakaları gayet kısa sürer: Düşük başlar hafif kalkar, büyük kapıya doğru hafifçe eğilir ve tekrar eski vaziyetine döner; herkes kendi üstünde toplanan dikkatini başkasına pek az ayırır, hem de onlar ilk gördüklerini bile eskiden tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan fazla akrabalık vardır; acının ve korkunun birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler, emindirler ki, insanlar arasında sabretmesini, beklemesini onlar kadar bilen yoktur.
     Küçükler çok benzeşirler: Korku ile acının derinleştirdiği anlayışlı gözler, yaşlarına nisbetle ağır tecrübelerin kırıştırdığı ve soldurduğu manalı yüzler, tahammülün düşürdüğü başlar, ve ümit. (Safa, a.g.e. s:6)”

     Çocuğun kenar mahallerin birinde  bulunan evi: “Kenar mahalleler.Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş ,yaşlanmış tahta evler.Her yağmurda,her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden  her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştı, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne doğru eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum: Ve hepsi, rüzgarlarda sancılaştıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok… çok seviyorum”(Safa, a.g.e. s:13)
     “ Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neşesi orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazen de ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işaret ilave eder. Bu sofa canlıdır: bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur.
     Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir. (Safa, a.g.e. s:14)
     Erenköy’deki köşk: “ Başımızın ucunda, ta uzaklara kadar sıralanarak ötüşen ağustos böcekleri, bütün Erenköyünü uzun bir ses zinciriyle çeviriyordu. Sıcak bir rüzgar. Sanki ilkbahardan yaza geçilen mevsim çizgisinin üstündeyiz, etrafımızda gizli bir coşkunluk var.”(Safa, a.g.e. s:21-22)
     Hasta gencin çevreyi bu şekilde değerlendirişi, Nüzhet’le olan duygusal ilişkinin –Doktor Ragıp dolayısıyla- sekteye uğraması üzerine tekrar değişir. Nüzhet’in, Doktor Ragıp’a verilmek istenmesi, çocuğu, psikolojik bir çöküntüye sürükler. Bu olumsuz durum doğal olarak çocuğun bakış tarzını da etkiler ve o, daha önce iyimser bir psikolojiyle baktığı Erenköy çevresine, bu kez kötümser bir gözle bakar:       
     “ Bütün bu ev, bütün bu insanlar bana yabancı geliyordu. Onları bana tanıtan alakalar, hatıralar bir anda kaybolmuştur.” (Safa, a.g.e. s:42)
     “Odaya Erenköy akşamları doluyordu. Her şeyin uzaklaştığı saat. Güneş ve renkler çekiliyor. Odada madeni eşyanın donuk parıltısı. Her şeyde bir iç çekilişi, bir sönme, bir hafifleme var. En katı cisimler bile eriyor ve Erenköy bayılıyor.” (Safa, a.g.e. s:71)


       ZAMAN:

     Romanda anlatılanlar 5 Teşrinievvel 1915’te (Safa, a.g.e. s:113) geçmektedir; bunu hasta gencin  romanın sonunda defterine düştüğü tarihten anlıyoruz. Bu romanda anlatılanlar I. Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarına rastlar (vak’a zamanı), bu yıllarda yaşanmış olan olaylar, 14-15 yıl sonra kaleme alınıp anlatılır (anlatma zamanı).
     “Harp bitince bir güzel takma bacak yaptırırsınız, rahat rahat…” (Safa, a.g.e. s:90)
     “Harp tebliğlerinde yaralı sayılarını okurken, hep kanlı maceraları benimkine benzeyen binlerce insanları düşünüyorum. Fakat  bu beni hiç teselli etmiyor; hatta hasta uzvumun bir obüs parçasıyla kopup gitmesini tercih ediyorum.” (Safa, a.g.e. s:93)
    
     Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanında iki geriye dönüş mevcuttur. Birinci geriye dönüş anlatma  zamanından (1927), vak’a zamanına (1915) kadar uzanır. Bu geriye dönüşün amacı hasta gencin olayların geçtiği dönemdeki durumunu gözler önüne sermektir. Böylece hem hasta gencin hem de Paşa’nın kimliğini ortaya koymuş oluyor. Hasta gencin 7 senedir aynı rahatsızlığı çektiğini şu geriye dönüşten anlıyoruz:       
     “Karanlık dehlizden beyazlıklarla dolu ve aydınlık muayene odasına girdim. Beyazlıklar ve madeni parıltılar. Yedi senedir bu işin tefarruatını iyi öğrenmiş olduğum için vakit kaybettirmemeye mecbur oturdum, soyundum ve sol dizimi çözmeye hazırlanan hasta bakıcı kıza uzattım.” (Safa, a.g.e. s:8) Ayrıca Paşa’nın siyasi ve sosyal yönlerini daha yakından tanıma imkanına da kavuşur. (Tekin, a.g.e. s:150)
     İkinci geriye dönüş “Korkunç Yarın” adlı bölümde “Beni köşkte birkaç gün daha kalmaya mecbur eden annemin gelişi, bütün bu felaketlerin başlangıcı olmuştu. Köşkün derinliklerinde cereyan eden ruhi bir trajediden haberi olmayan bu kadın, yengeme her fırsatta Doktor Ragıp’ı medih de ediyordu.” (Safa, a.g.e. s:75) yer alan bu sözlerle köşk zamanı anlatılmaktadır geriye kalan bölümlerde zaman tamamiyle belirsizleşir ve herhangi bir olaya dayanmaksızın üç aydan fazla bir zamanın geride kaldığı belirtilir. (Tekin,(1999) a.g.e. s:)  “Zaman yürümüyor, dakikalar korkunç bir sıkıntı içinde uzuyorlar, hatta dağılıyor, birikmiyor, toplanmıyor ve bir çeyrek saat olamıyorlar.” (Safa, a.g.e. s:98)


       DİL VE ÜSLUP:
    
     Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanında biçim/içerik uyumu vardır. Romanın düzenlenmesinde bölümle başlık arasına yerleştirilen ve sağ tarafta yer alan epigraflar metinde işlenen tema ile başlık arasında bağlantıyı sağlarken diğer yandan da okuyucunun ilgisini metin üzerine çeker, ilgiyi sürekli kılar. Örneğin:
         
     “BİR GENÇ KIZ NE İSTER

                        Mutlu olmak ister(Safa, a.g.e. s:28)

     “GİZLİ KONUŞULAN ŞEY
                                              
                        Bir odanın içindeki sır(Safa, a.g.e. s:48)


     “NÜZHET BANA YALAN SÖYLEDİ
            
                         Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir.” (Safa, a.g.e. s:51)
    

     “KOZMOPOLİTLERİN HÜCUMU
                                     
                         Ellerinde siyah boyalarla gelen mukaddes adamlar. (Safa, a.g.e.s:72)”


     “ÜÇÜNCÜ HALET
                         Ümitten, aşktan ve tambellikten mürekkep bir hareket(Safa, a.g.e. s:83)”



     Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda tezatlar büyük bir yer tutar. Bunlar hasta gencin ruhi durumuyla yakından ilgilidir. O, kapalı mekan/tabiat, sağlık/hastalık, zenginlik/yoksulluk, çirkinlik/güzellik, keder/saadet hasreti, hayat/ölüm, korku/ümit tezatları içindedir.
     Çok kısa olaylar ve intibalar, çok kısa süren bölümler haline getirilmiştir. Her bölümde hasta gencin dikkati bir başka objede yoğunlaşır.
     Heyecan cümlelerine çokça yer verilmiştir:
     “Arkamdan bir şehir kaçıyor. Dizlerimde bir kerpeten. Hastalık ve tabiat. Çamların arasında beyazlıklar. Bünye! Bünye! Sizin için her şeyden evvel bu. Evimizin sokak kapısı önünde çocuklar, birdenbire keskin bir çığlık. Daha sebredelim mi? Yengemin Paşa’ya uzattığı çanta ve Paşa’nın bana elini uzatırken yüzündeki şefkatin arkasına gizlenen istihfaf, istihza, nefret, hakimiyet, mum ışığının sallantıları arasında uzanıp kısalan bir boy. Canlı, hareketli gözler, simsiyah ve hareketsiz. Uyuyamadım, diyor, ben de uyuyamadım, sen niçin uyuyamadın? Ben bir şeyler düşündüm, ben de bir şeyler. Gömleğinin üstünde bir şal…Arkamda açık duran balkon kapısından hafif bir rüzgar giriyor. Hani benim kitaplarım? Çırçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Yanakları çökmüş ve traşı gelmiş. Horatio! Bana bir şeyler söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?  


Aydın bir kişinin konuşmasına örnek olarak şunu verebiliriz:
Operatör, başını salladı ve Mithat Bey’e döndü:
- Azizim Doktor! Verdikleri karar doğrudur. Dizi de,camları da görüyorsunuz. Perioste’lar harap. Mafsal harap. “Osteoperiostite” “osteite” her şey var. Neresini kazıyalım? Bu ifrazattan korkulur. Baksana hasta ne hale gelmiş… Sen bu mel’un basili bilirsin. (Safa, a.g.e. s:95)
       ANLATIM TEKNİKLERİ:
     
TASVİR TEKNİĞİ: “Kenar mahalleler.Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş ,yaşlanmış tahta evler.Her yağmurda,her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden  her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştı, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne doğru eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum: Ve hepsi, rüzgarlarda sancılaştıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok… çok seviyorum”(Safa, a.g.e. s:13) (s:17)

GERİYE DÖNÜŞ TEKNİĞİ: 2 geriye dönüş vardır romanda.
     Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanında iki geriye dönüş mevcuttur. Birinci geriye dönüş anlatma  zamanından (1927), vak’a zamanına (1915) kadar uzanır. Bu geriye dönüşün amacı hasta gencin olayların geçtiği dönemdeki durumunu gözler önüne sermektir. Böylece hem hasta gencin hem de Paşa’nın kimliğini ortaya koymuş oluyor. Hasta gencin 7 senedir aynı rahatsızlığı çektiğini şu geriye dönüşten anlıyoruz:       
     “Karanlık dehlizden beyazlıklarla dolu ve aydınlık muayene odasına girdim. Beyazlıklar ve madeni parıltılar. Yedi senedir bu işin tefarruatını iyi öğrenmiş olduğum için vakit kaybettirmemeye mecbur oturdum, soyundum ve sol dizimi çözmeye hazırlanan hasta bakıcı kıza uzattım.” (Safa, a.g.e. s:8) Ayrıca Paşa’nın siyasi ve sosyal yönlerini daha yakından tanıma imkanına da kavuşur. (Tekin, a.g.e. s:150)
     İkinci geriye dönüş “Korkunç Yarın” adlı bölümde “Beni köşkte birkaç gün daha kalmaya mecbur eden annemin gelişi, bütün bu felaketlerin başlangıcı olmuştu. Köşkün derinliklerinde cereyan eden ruhi bir trajediden haberi olmayan bu kadın, yengeme her fırsatta Doktor Ragıp’ı medih de ediyordu.” (Safa, a.g.e. s:75) yer alan bu sözlerle köşk zamanı anlatılmaktadır geriye kalan bölümlerde zaman tamamiyle belirsizleşir ve herhangi bir olaya dayanmaksızın üç aydan fazla bir zamanın geride kaldığı belirtilir. (Tekin,(1999) a.g.e. s:)  “Zaman yürümüyor, dakikalar korkunç bir sıkıntı içinde uzuyorlar, hatta dağılıyor, birikmiyor, toplanmıyor ve bir çeyrek saat olamıyorlar.” (Safa, a.g.e. s:98)

LEİTMOTİV TEKNİĞİ: (Ana motif, kılavuz motif, bir müzik ya da opera parçasında tüm eser boyunca tekrarlanan bir düşünce, bir duygu, bir durum ya da bir kişi hatırlatmaya yarayan ayırt edici nitelikte motif ya da tema.Redhausse, Oxford ) : Jest ve mimiklerin leitmotiv olarak kullanılmasına Nüzhet’in zamanlı zamansız kahkahalarını örnek verebiliriz.

   

KAYNAKÇA:
BAKIRCIOĞLU, N. Ziya (2004); Başlangıcından Günümüze Türk Romanı, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul
SAFA, Peyami (1993); Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul
TEKİN, Mehmet (2006); Roman Sanatı 1, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul
TEKİN, Mehmet (1999); Romancı Yönüyle Peyami Safa, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !